Saat sabahın 6 sıydı … Açılmıştı göz kapakları yine usulca.. Yatağından kalkmadan önce geceden kalma mesajlarını okuyarak güne başlamayı adet edinmişti son zamanlar.. Bir bir hepsini okuduktan sonra doğrularak yatağından kalkmıştı yine yüzündeki gülümsemeli bakışla eş zamanlı..
Duş almalıydı, ruhunu temizlemeye yetmese de en azından bedeni için yapmalıydı bunu… Duşta bile düşüncelere dalıyor, duşta geçen vakti bile iyi değerlendirmesi gerektiğini biliyordu bu zalim hayatta ayakta kalabilmesi için… Zaten dimdik ayaktaydı, yabancılara kibirli ve kederli gözlerle bakmayı öğretmişti hayat ona, ya da o, böyle yorumlamıştı yapması gerekenlerin analizini yaparken…
Duştan çıktığında yapmacık bir öpücükle "benim çıkmam lazım" demişti yatakta uyku dolu gözlerle bakan sevgilisine , sevgili kelimesinin anlamsızlaştığı bu sahte oyunda. O, oyunu kurallarına göre oynamayı alışkanlık haline getirmişti, mecbur muydu bilmiyordu ama şuanda böyle olması gerektiğini biliyordu en azından. Sevgilisi “ tamam aşkım seni seviyorum “ demiş ve o da "ben de seni seviyorum" diye karşılık vermişti bu " Seni Seviyorumculuk" oyununda..
Evden çıkmıştı… En nihayetinde binmesi gereken vasıtaya binip, İpod'u kulağına takmış şarkılarda bir mana aramaya koyulmuştu. Genelde pesimist düşüncelere dalıyor, karamsar olmayı seviyordu. Karar metabolizmasını bu şekilde eğitiyordu. Her zaman kendini en kötüye hazırladığı için etrafında dönen onca olumsuz şey onun canını sıkmaya yetmiyordu.Aynı zamanda da o kadar çok iyi şey oluyordu ki iyi ve kötünün nötürleştiği ortamda o hep pozitif kalmayı başarıyordu. Etrafı pozitifken negatif, negatifken pozitif olma fikri ona cazip geliyordu…
Art niyetlerin ve yalanların havada uçuştuğu zamanda yere şöylece uzanıp tatlı rüyalara dalmak , eğlencenin ve muhabbetin en üst dorukta olduğunda ise o cazibenin kendisini cezp etmediği ve daha cazibeli şeylere yönelmeyi neden başaramadığı düşüncesine beynine programlayarak yine aynı şekilde uzanıp ders veren öğretici rüyalar görmek hoşuna gidiyordu onun…
İnsanların kendi çöplüklerinde iyi şeyleri pirinçte taş ayıklarcasına bulup altın tepside sunmaya çalışmalarınaydı isyanı aslında…
Öğrenememişlerdi kendi davalarında hakim olmamaları gerektiğini, anlayamamışlardı altın tepside sunduklarının pazarlamasını yaparken ardında bıraktığı çöplüğün pis kokusunun algılandığını…
Görememişlerdi hatalarını
Bilememişlerdi bu ızdırabın sonucu olan acının şuanda ortaya çıkmayacağını ve ancak gelecekte bizim sürdüğümüz tarlaların ekin verdiğini gördüklerinde fakat onların ne yazık ki yıllar yılı hasat zamanda olacaklarını anladıkları zaman açığa çıkacağını…
Keşke bilselerdi…
İneceği yere gelmişti.. İnmişti de.. İnsanların seher vakti enerjisine ayak uydurmaya ve buna alışmaya çalışması lazımdı şimdi de..
Herkes kendi halindeydi.. Öyle görünüyorlardı ama herkes düşünüyordu aslında... kimi sevgilisini, kimi hayat eşini, kimi çoluk çocuğunu, kimi eve nasıl ekmek götüreceğini düşünüyordu kimi de gözlerini kısmış bin bir tilki düşüncelerle çayını yudumluyordu etrafa negatif enerji saçarak.. O, insanların kafalarında yanan ampulleri görebiliyordu yılların verdiği tecrübeyle..
O, sıradan görünümlerin altında yatan gizleri ve gizli üstünlükleri düşünmeyi ve analiz etmeyi seviyordu. Bu şekilde tecrübe inşasına sağlam temeller atmayı hedefliyordu. Ona göre tecrübenin tanımı, yaşanmışlık, görmüşlük ve yılların verdiği bilgi, birikim değildi sadece. Tecrübe, doğru söz söylemek için cesarete gerek duymamak, bilgiden çok anlayışa önem vermek, kendini kanıtlamaya gerek duymamak, ifade dolu bir sessizliğe bürünmek ve otoriter olup hakimiyet peşinde koşmamaktı..
Herkes inandıkları uğruna savaş veriyordu ve insanda en değerli olan olgu zaten inandıklarıdır.. Ama bu insanların derdi neydi ki bu denli çelimsiz ve stabilize insanlara güvenip bu uğurda yanlış üstüne yanlış yaparak, ruhlarını ve bedenlerini maddi ve manevi hasar görme eğilimine sokuyorlardı.
Oysa ki insanlar elde etme isteklerini hırsla harmanlamak yerine keşfetme yoluna gitseler zaten kendiliğinden isteklerini elde edebileceklerdi. Zarif bir basitliktir aslında tüm denklemleri çözen. İnsan, aleacele çizilmiş ve vakit yetmediği için içi ayrıntılarla doldurulamamış bir resme benzer fakat ilahi kudret bize yeterli zamanı vererek bize bu fırsatı sunmuş ve ayrıntıları istediğimiz gibi doldurmamız için aklımızı ve yeteneğimizi de yine aynı şekilde vermişti.
O, hep bu ayrıntıları ve zamanı insanların doğru harmanlayamadığından şikayet ederdi ve şu dünyada yükünü kaldıramayacağı tek şeyin içi boş bir zaman dilimi olduğunu söylerdi. Zamanını, hayatını dengeleyerek yani ihtiyaçlarını azaltıp varlıkların düzeyine indirgeyerek ve bedava olan şeylerin değerini bilmekle doldururdu.. Evet bedava.. Dostluk, kahkaha, aşk, dağlar, ovalar, şiir.. Her şeye değil ihtiyacın kadarla yetinerek ve elinde olanları gerektiği kadar çoğaltarak doldurmayı deniyordu, deniyordu en azından, hiçbir işe yaramasalar bile hiç bir zararlarının da olmadığını biliyordu çünkü..
Geçmişe gidiyordu bazen.. Ağlıyordu.. Yağmur başlamıştı.. Yağmur saklıyordu gözyaşlarını.. Bu hayatta onu en iyi motive
Ağlamak acizlikse evet acizim diyordu. Yastığına sarılıp gözyaşları içinde hıçkırıklarla uyuyakaldığı geceler olmuştu. Elinde sigarasıyla duvarlarla dertleştiği günler hatta duvarlara küsüp sigarasının dumanıyla keder ortağı olduğu zamanlar olmuştu. Ama her sabah kalktığında bunların da üstesinden gelebileceği umuduyla yine ve yeniden pozitifti işte. Gece negatif limanlardan pozitif sulara doğru yola çıkmıştı çünkü.
Bu pozitif sularda melek yüzlü yunus görünümlü tuzaklar vardı. Evet hayatına birçok kişi girmişti ve çıkmıştı. O, hayatına giren kimseleri üçe ayırıyordu zaman takvimine göre. Birinci zamanda hayatına girenler o, bunları hatırlamıyordu bile. İkinci zamanda kazık yedikleri , üçüncü zamanda ise kazık yemesine fırsat vermeden terk ettikleri…
Kazık yemesine fırsat vermemesi , karşı taraf tarafından kazık olarak algılanıyordu ama hiçbiri ondan çok şey öğrendiği için onunla ilgili hiçbir nefret duygusu barındırmıyordu kendinde. O kadar çok şey öğrenmişlerdi ki kimisi aşkı kimisi hayatı kimisi de benliğini bulmayı, öğretirken de öğrenmişti. O, bazı şeyleri düzeltip kenara çekilmeyi seviyordu aslında, kenara çekilmek o alanın dışına çıkmak değildi ki zaten…
Herkesi değiştiremezdi zaten, belki de hiç kimseye. Ama öğütün yararı verenedir. Yapmak istediği vicdanındaki yükü hafifletmekti ya da terapiydi bir tür kendine ve anlayana.
Yağmur dinmemişti. En büyük keyiflerinden birisi de yağmurun ulaşamadığı sakin bir yerde yağmuru izlemek ve sigarasını iki titrek dudağının arasına alarak dumanını ciğerlerine çekmekti. Bu güzel yağmurlu toprak kokan vakitte hep “kefene sardım kendimi içiyorum üflediğim dumanda ruhum aslında” derdi. Bu, onda kendime yalnızca ben zarar verebilirim hissi yaratıyordu ve ufka dalan bakışlarıyla derin bir ah çekiyordu sonra da. Çok zarar vermişti çünkü..
Gün batmaya başlamıştı. Ay şemsten nöbeti devralmaya hazırlanıyordu almina parlaklığında...
Akşam her zaman gittiği yerlere bir daha gidecekti. Egosu kabarık, benliğini yitirmiş ya da yitirmeye yüz tutmuş insanlarla aynı havayı soluyacaktı fakat benliğini kaybetmemiş ve benliğin ne olduğunu bilen dostlarıyla
Egolarıyla, benlikleri arasındaki yolculuğu sezebiliyordu insanların bakışlarına, davranışlarına ve beyinlerindeki uyumsuzluğu gördüğü zaman. İnsanlar, bu yolculuğun ne olduğunu ve ne yapmalarını gerektiğini bilmiyordu. Bakmak ve görmek arasındaki farkı iyi analiz edememişlerdi hala, sadece bakıyorlardı işte..
Bu benlik ile egonun arasındaki uzun ve zahmetli yolculuk, insanı sonunda ölümü bile üç gün sonra duyulan bir kişinin ya da gökyüzündeki tek bir yıldızın yalnızlığı kadar büyük bir yalnızlığa iter. Çünkü ego tam bir ümitsizlik noktasına gelince teslim olur ve bu teslimiyet acı vericidir. Kişi kendini yutacak dipsiz bir uçuruma atılmış gibi hisseder. Bu, bir ölümlüye ölüm gibi gelir.
Ancak bu, bir yandan ölüm bir yandan da diriliştir. Bu, doğmak için ölmektir. Yolcu, önce bilinçaltının karanlıklarına dalar. Benliğimiz, içimizdeki mağaraların kör karanlığında tüm gizemiyle gizlenmiş bir ışıktır. İç dünyamızın karanlığındaki gerçek benliğimiz, ilahi kudretin şekilsizliğinin göz kamaştırıcı güzelliği tadında heybetli bir şekilde zaten bize bakmaktadır…
Bu can alıcı teferruatları iyi çözmek bu yolun sonuydu…
Her zaman yapacak bir şeyi vardı ve her zaman en iyisini ideali olarak belirlemişti. Bakışlarındaki derin anlamın bize anlattığı, her zaman her ne gelirse gelsin tüm bunlara göğüs germek ve bu yolda her ne olursa olsun aldırmadan yoluna devam etmekti…
Artık iyice zifiri karanlık olmuş gece kendini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Evin yolunu tutma zamanı gelmişti artık. Bir yandan hızlı adımlar atıyordu inziva çekilmeyi arzusuyla bir yandan da ayağı gitmiyordu içinde bulunduğu durum yüzünden. Her zaman ki gibi dürüst ve gerçekçi olacaktı yine ve yeniden…
Eve gelmişti artık... Ve ona baktı… Anlamsızlaşan bir kelimeyle hitap ettiği insana anlamlı bir bakışla…
Ve o soru gelmişti… “ BİZ NEYİZ , çok yakın iki yabancımı ??? “
Sana dürüst bir cevap vereceğim… “ zahmet edip benim için karakterini değiştirme “
Uzun bir gece onu bekliyordu her zaman ki gibi. Günün koşuşturmasının analizidir geceler, hiç sabah olmayacakmış gibi geceyi, göz açıp kapayana kadar gece bitecekmiş gibi sabahı düşünüyordu. Geceyi düşünerek yaptığı bir kötüyü veya iyiyi analiz ediyor sabahı düşünerek de kötüyü iyiye, iyiyi ise daha mükemmele nasıl çevirebileceğinin analizi kendisini hep daha olgun bir varlığa dönüştürmenin hesapları içerisinde onu bu rizikolu hayata dahil etmenin planlaması içinde yerini aldırıyordu. Sabah olduğunda neyin ne olacağını ilahi kudretten başka kim bilebilir ki..
Hayat bir go oyunu gibidir ve çok yönlü düşünmeyi gerektirir. Kısaca önce "fuseki" bir gözlemle her tür durumdan "sabaki" ile kurtulacaksın sonra "uttegae" bir hamleyle "shicho" yapacaksın…
…………………………….……… …THE END …………………………………………
Go oyunu, çin kökenli bir oyundur.ve santrancın üst düzey versiyonudur öğrenmek 7 yılı ustalaşmak bir insanın ömrünü alabilmektedir…oyunda şuana kadar varsayılan 150.000 hamle olasılığı vardır hala bilinmeyen hamleler baz alınmamıştır…Go'da hesaplı hareket etmek ,strateji önemli olsa da, oyunun tek önemli noktası değildir. Go, insanı düşündüren yönüyle meditasyona ilham verebilir, hatta insanın iç dünyasına bir ayna tutarcasına kendi kişiliğini ve dahası karşısındaki rakibin kişiliğini daha yakından tanımasına yol açar. Go birçok atasözünün çıkış noktası olmuştur, çünkü go hayatın gerçeklerini minyatür halde yansıtmaktadır…
Son bölümde yer alan…
Fuseki… tüm alanı göz önünde bulundurmaktır.
Sabaki… güçlü bir durumdan çabuk ve esnek bir manevrayla kurtulma çabasıdır.
Uttegae… bir riskli özveri hamlesidir.
Shicho… hızlı bir saldırıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder