İskele
Bu iskele kadar yalnız, sessiz ve sakin olmak istiyorum ... Ruhuma ve bedenime bu iyiliği umarım yapabilirim. Özellikle bedenim üzgünüm seni hiçbir zaman yalnız bırakmadım hep ruhumu kıskandın durdun. Çünkü ruhum çoğu zaman yalnız, sessiz ve sakinken bedenim hep bir şeylerle ve kimselerle bu dengeyi bozarak insanların ruhlarını ve kalplerini satın almış ve bedenini ruhunun bir parçası gibi göstererek birçok kimseyi sevgili sıfatıyla yanı başında taşımayı başarmıştı. Başarı değildi aslında ama o bunu başarı sayıyordu işte, ne büyük bir aptallık. Bu sentez ikileminde hep kendi içinde savaşıp durdu bu kalp. Bir iç savaş vardı ruhu ile bedeni arasında ve artık barış imzalama zamanı. Bu barış ancak kendim olmaktan geçiyor. Bu tan vakti işte tam vakti ve bu vakit beni düşüncelere sevkediyor. Tan vakti sessizliği, hayatımda yeniden yeni bir karar vermemi sağladı. Umarım ruhuma ve bedenime bu iyiliği yapabilirim. Bu iskele kadar yalnız, sessiz ve sakin olmak istiyorum..
İnan pek iyi değilim aslında pek birşeyim yok
Nasılsın, İyi misin, huzurlu musun? Bulabildin mi o hep bahsettiğin gerçek mutluluğu..
Ben mi? İyiyim ben hep aynı bildiğin gibi iyiyim işte. Bilirsin yüzümde o bitmeyen gülümseme beni mutlu gösteriyor işte. Yalandan sevmeler, seni seviyorumculuk oyunları, bitmeyen geceler, başlamayan sabahlar, stabilize duygular, geç kalınmışlık hissi, pişma… ya da her neyse işte..
Saçlarım seyreldi birazcık ona canımı sıkıp duruyorum bu aralar ama belli etmiyorum, tahmin etmişsindir sanırım gurur yaptığımı. Geçenlerde bir şey öğrendim, yollar farklı ve zıt olsa dahi bir manevrayla yolları kesiştirebilme yeteneğine sahipmiş insanlar. Ne saçma değil mi, seninle ben, yollarımızın yanlışlıkla da olsa kesiştiğini bir düşünsene. Biz farklı yönlere bakıyor olurduk heralde ya da göz temasımız olsa bile görmemezliğe gelirdik birbirimizi. Bu uyku hapları da bazen böyle saçma düşüncelere sevk edebiliyor insanı. İki cümle kurayım derken sabah olmuş, birazcık gözlerimi dinlendirmeliyim ki gözlerimin şişliği belli olmasın. Bir sigara içip yatsam daha iyi olacak diyecektim ki o da bitmiş. Sigaramın dumanına benziyor hayal ve isteklerim sadece beni zehirliyor ve uçup gidiyor.
Neyse iyi olduğumu söylemek istemiştim sadece senin iyi olduğunu duydum da. Bu arada ben de salağa yatıyorum şu aralar ve umursuzca davranıyorum. Kısa bir mutluluk yaşatıyor insana, bu kendime işlemeye çalıştığım karakteristik özellik ve sonra geçiyor gidiyor o mutluluk da.. Ne yapayım doğallık içime işlemiş benim. Hayatı benim karakterimle yaşamak daha güzel saf ve sek. Hep yaşamak olmaz değil mi, arada bir de ölmek gerek..
Geçenlerde seninle en çok vakit geçirdiğimiz kumsala gittim. Dünya gittikçe daha da kötüye gidiyor. Eskiden manzarası daha güzeldi sanki kumsalın, ya da bana öyle geliyordu, ne bilim eskiden biz de güzeldik. Kesinlikle dünya daha da kötüye gidiyor.
Ama ben iyiyim, gerçekten.. Sadece bazen saçmalayabiliyorum…
Neyse ki cesedim yakışıklı olacak
Bazen migrenim tutuyor, bazen de tansiyonum çıkıyor. Kimi zaman kalbime bir sızı, kimi zaman da beynime bir sancı saplanıyor. Diş ve midemden toplam dört kez ameliyat oldum, şimdi de fıtık. ameliyatları beşlemek gerek uğurlu forma numaram.. Kalp çarpması, baş dönmesi, iç daralması, ecelini bekleyen ihtiyarlar gibiyim..
Hayata dair motivasyonum düşüyor böylelikle. İş hayatı desen o da iyi gitmiyor. Sonrasında da sigara üstüne sigara, bir de vazgeçilmezim su ve bitkisel çaylarım. Başucumda sürekli duran ilaçlarımdan bahsetmiş miydim..
Dün geceden beri belim ağrıyor. Bazı sabahlar gözümün içine sanki iğne batırıyorlar, bazı gecelerde sanki kafama çekiçle vuruyorlar. Yirmibeş yaşındayım ve aklınıza gelen her ne sağlık sorunu varsa bende var. Erken öleceğim galiba ölüm de yaşamın bir parçası. Bazen İyi tarafından bakmak gerek hayata bardağın dolu tarafı misali. ...
Neyse ki cesedim yakışıklı olacak …
Aptallık Derecesinde Güven
Aptallık derecesinde güven, huzurların en büyüğüdür. Seni Seviyorum diyor ya mutlusundur işte yeter de artar bile. Başka hiçbir şey önemli değildir senin için, umurunda da değil zaten. Saf ve sek yaşıyorsundur hayatı ve farkındalık duygusu göçüp gitmiştir senden. Seviyorsun ve mutlusun işte…
Her şeyi idrak edememek ve bilmemek en iyisidir kimi zaman. Bir şeylerin farkına varırsan eğer kafan karışır, uykuların kaçar, türlü türlü düşünceler beynini kemirir durur sonra sigara üstüne sigara.. Boşver sen en iyisi bilme, görme, duyma. Maymundan daha maymun ol. Hem tüm kötü alışkanlıklara yönelmene gerek yok ki, evinde mışıl mışıl uyu. Sabah erkenden işe gideceksin, kalktığında günaydın aşkım diye mesajın da gelecek emin ol. Sen uyurken onun ne yaptığı neden umurunda olsun ki, fazla irdeleme. Hem senin sevgilin öyle şey yapmaz, sadakatlidir, bir tanedir, candır. Sen öyle bil ve seni seviyorumculuk oyununa devam et, bak ne kadar huzurlu ve mutlusun..
Canın sıkıldığında arıyorsun, konuşuyorsunuz. Beraberken başın omzunda, bak bir omuz ikinize de yetiyor işte. Hem senin aradığında Aşk değil miydi? Allah’ım ne olur birini çıkar karşıma körü körüne bağlanacağım demedin mi ? Verdiğin sözü yerine getir şimdi fazla düşünmeden çomak sokmadan…
Biraz Anlayış Maşuk.. Aşktır Arapçası, Merhamettir Farsçası, Sadakattir Fransızcası, Güvendir İngilizcesi, Aptallıktır Türkçesi…
Hayat Bilgisi
Saat sabahın 6 sıydı … Açılmıştı göz kapakları yine usulca.. Yatağından kalkmadan önce geceden kalma mesajlarını okuyarak güne başlamayı adet edinmişti son zamanlar.. Bir bir hepsini okuduktan sonra doğrularak yatağından kalkmıştı yine yüzündeki gülümsemeli bakışla eş zamanlı..
Duş almalıydı, ruhunu temizlemeye yetmese de en azından bedeni için yapmalıydı bunu… Duşta bile düşüncelere dalıyor, duşta geçen vakti bile iyi değerlendirmesi gerektiğini biliyordu bu zalim hayatta ayakta kalabilmesi için… Zaten dimdik ayaktaydı, yabancılara kibirli ve kederli gözlerle bakmayı öğretmişti hayat ona, ya da o, böyle yorumlamıştı yapması gerekenlerin analizini yaparken…
Duştan çıktığında yapmacık bir öpücükle "benim çıkmam lazım" demişti yatakta uyku dolu gözlerle bakan sevgilisine , sevgili kelimesinin anlamsızlaştığı bu sahte oyunda. O, oyunu kurallarına göre oynamayı alışkanlık haline getirmişti, mecbur muydu bilmiyordu ama şuanda böyle olması gerektiğini biliyordu en azından. Sevgilisi “ tamam aşkım seni seviyorum “ demiş ve o da "ben de seni seviyorum" diye karşılık vermişti bu " Seni Seviyorumculuk" oyununda..
Evden çıkmıştı… En nihayetinde binmesi gereken vasıtaya binip, İpod'u kulağına takmış şarkılarda bir mana aramaya koyulmuştu. Genelde pesimist düşüncelere dalıyor, karamsar olmayı seviyordu. Karar metabolizmasını bu şekilde eğitiyordu. Her zaman kendini en kötüye hazırladığı için etrafında dönen onca olumsuz şey onun canını sıkmaya yetmiyordu.Aynı zamanda da o kadar çok iyi şey oluyordu ki iyi ve kötünün nötürleştiği ortamda o hep pozitif kalmayı başarıyordu. Etrafı pozitifken negatif, negatifken pozitif olma fikri ona cazip geliyordu…
Art niyetlerin ve yalanların havada uçuştuğu zamanda yere şöylece uzanıp tatlı rüyalara dalmak , eğlencenin ve muhabbetin en üst dorukta olduğunda ise o cazibenin kendisini cezp etmediği ve daha cazibeli şeylere yönelmeyi neden başaramadığı düşüncesine beynine programlayarak yine aynı şekilde uzanıp ders veren öğretici rüyalar görmek hoşuna gidiyordu onun…
İnsanların kendi çöplüklerinde iyi şeyleri pirinçte taş ayıklarcasına bulup altın tepside sunmaya çalışmalarınaydı isyanı aslında…
Öğrenememişlerdi kendi davalarında hakim olmamaları gerektiğini, anlayamamışlardı altın tepside sunduklarının pazarlamasını yaparken ardında bıraktığı çöplüğün pis kokusunun algılandığını…
Görememişlerdi hatalarını
Bilememişlerdi bu ızdırabın sonucu olan acının şuanda ortaya çıkmayacağını ve ancak gelecekte bizim sürdüğümüz tarlaların ekin verdiğini gördüklerinde fakat onların ne yazık ki yıllar yılı hasat zamanda olacaklarını anladıkları zaman açığa çıkacağını…
Keşke bilselerdi…
İneceği yere gelmişti.. İnmişti de.. İnsanların seher vakti enerjisine ayak uydurmaya ve buna alışmaya çalışması lazımdı şimdi de..
Herkes kendi halindeydi.. Öyle görünüyorlardı ama herkes düşünüyordu aslında... kimi sevgilisini, kimi hayat eşini, kimi çoluk çocuğunu, kimi eve nasıl ekmek götüreceğini düşünüyordu kimi de gözlerini kısmış bin bir tilki düşüncelerle çayını yudumluyordu etrafa negatif enerji saçarak.. O, insanların kafalarında yanan ampulleri görebiliyordu yılların verdiği tecrübeyle..
O, sıradan görünümlerin altında yatan gizleri ve gizli üstünlükleri düşünmeyi ve analiz etmeyi seviyordu. Bu şekilde tecrübe inşasına sağlam temeller atmayı hedefliyordu. Ona göre tecrübenin tanımı, yaşanmışlık, görmüşlük ve yılların verdiği bilgi, birikim değildi sadece. Tecrübe, doğru söz söylemek için cesarete gerek duymamak, bilgiden çok anlayışa önem vermek, kendini kanıtlamaya gerek duymamak, ifade dolu bir sessizliğe bürünmek ve otoriter olup hakimiyet peşinde koşmamaktı..
Herkes inandıkları uğruna savaş veriyordu ve insanda en değerli olan olgu zaten inandıklarıdır.. Ama bu insanların derdi neydi ki bu denli çelimsiz ve stabilize insanlara güvenip bu uğurda yanlış üstüne yanlış yaparak, ruhlarını ve bedenlerini maddi ve manevi hasar görme eğilimine sokuyorlardı.
Oysa ki insanlar elde etme isteklerini hırsla harmanlamak yerine keşfetme yoluna gitseler zaten kendiliğinden isteklerini elde edebileceklerdi. Zarif bir basitliktir aslında tüm denklemleri çözen. İnsan, aleacele çizilmiş ve vakit yetmediği için içi ayrıntılarla doldurulamamış bir resme benzer fakat ilahi kudret bize yeterli zamanı vererek bize bu fırsatı sunmuş ve ayrıntıları istediğimiz gibi doldurmamız için aklımızı ve yeteneğimizi de yine aynı şekilde vermişti.
O, hep bu ayrıntıları ve zamanı insanların doğru harmanlayamadığından şikayet ederdi ve şu dünyada yükünü kaldıramayacağı tek şeyin içi boş bir zaman dilimi olduğunu söylerdi. Zamanını, hayatını dengeleyerek yani ihtiyaçlarını azaltıp varlıkların düzeyine indirgeyerek ve bedava olan şeylerin değerini bilmekle doldururdu.. Evet bedava.. Dostluk, kahkaha, aşk, dağlar, ovalar, şiir.. Her şeye değil ihtiyacın kadarla yetinerek ve elinde olanları gerektiği kadar çoğaltarak doldurmayı deniyordu, deniyordu en azından, hiçbir işe yaramasalar bile hiç bir zararlarının da olmadığını biliyordu çünkü..
Geçmişe gidiyordu bazen.. Ağlıyordu.. Yağmur başlamıştı.. Yağmur saklıyordu gözyaşlarını.. Bu hayatta onu en iyi motive
Ağlamak acizlikse evet acizim diyordu. Yastığına sarılıp gözyaşları içinde hıçkırıklarla uyuyakaldığı geceler olmuştu. Elinde sigarasıyla duvarlarla dertleştiği günler hatta duvarlara küsüp sigarasının dumanıyla keder ortağı olduğu zamanlar olmuştu. Ama her sabah kalktığında bunların da üstesinden gelebileceği umuduyla yine ve yeniden pozitifti işte. Gece negatif limanlardan pozitif sulara doğru yola çıkmıştı çünkü.
Bu pozitif sularda melek yüzlü yunus görünümlü tuzaklar vardı. Evet hayatına birçok kişi girmişti ve çıkmıştı. O, hayatına giren kimseleri üçe ayırıyordu zaman takvimine göre. Birinci zamanda hayatına girenler o, bunları hatırlamıyordu bile. İkinci zamanda kazık yedikleri , üçüncü zamanda ise kazık yemesine fırsat vermeden terk ettikleri…
Kazık yemesine fırsat vermemesi , karşı taraf tarafından kazık olarak algılanıyordu ama hiçbiri ondan çok şey öğrendiği için onunla ilgili hiçbir nefret duygusu barındırmıyordu kendinde. O kadar çok şey öğrenmişlerdi ki kimisi aşkı kimisi hayatı kimisi de benliğini bulmayı, öğretirken de öğrenmişti. O, bazı şeyleri düzeltip kenara çekilmeyi seviyordu aslında, kenara çekilmek o alanın dışına çıkmak değildi ki zaten…
Herkesi değiştiremezdi zaten, belki de hiç kimseye. Ama öğütün yararı verenedir. Yapmak istediği vicdanındaki yükü hafifletmekti ya da terapiydi bir tür kendine ve anlayana.
Yağmur dinmemişti. En büyük keyiflerinden birisi de yağmurun ulaşamadığı sakin bir yerde yağmuru izlemek ve sigarasını iki titrek dudağının arasına alarak dumanını ciğerlerine çekmekti. Bu güzel yağmurlu toprak kokan vakitte hep “kefene sardım kendimi içiyorum üflediğim dumanda ruhum aslında” derdi. Bu, onda kendime yalnızca ben zarar verebilirim hissi yaratıyordu ve ufka dalan bakışlarıyla derin bir ah çekiyordu sonra da. Çok zarar vermişti çünkü..
Gün batmaya başlamıştı. Ay şemsten nöbeti devralmaya hazırlanıyordu almina parlaklığında...
Akşam her zaman gittiği yerlere bir daha gidecekti. Egosu kabarık, benliğini yitirmiş ya da yitirmeye yüz tutmuş insanlarla aynı havayı soluyacaktı fakat benliğini kaybetmemiş ve benliğin ne olduğunu bilen dostlarıyla
Egolarıyla, benlikleri arasındaki yolculuğu sezebiliyordu insanların bakışlarına, davranışlarına ve beyinlerindeki uyumsuzluğu gördüğü zaman. İnsanlar, bu yolculuğun ne olduğunu ve ne yapmalarını gerektiğini bilmiyordu. Bakmak ve görmek arasındaki farkı iyi analiz edememişlerdi hala, sadece bakıyorlardı işte..
Bu benlik ile egonun arasındaki uzun ve zahmetli yolculuk, insanı sonunda ölümü bile üç gün sonra duyulan bir kişinin ya da gökyüzündeki tek bir yıldızın yalnızlığı kadar büyük bir yalnızlığa iter. Çünkü ego tam bir ümitsizlik noktasına gelince teslim olur ve bu teslimiyet acı vericidir. Kişi kendini yutacak dipsiz bir uçuruma atılmış gibi hisseder. Bu, bir ölümlüye ölüm gibi gelir.
Ancak bu, bir yandan ölüm bir yandan da diriliştir. Bu, doğmak için ölmektir. Yolcu, önce bilinçaltının karanlıklarına dalar. Benliğimiz, içimizdeki mağaraların kör karanlığında tüm gizemiyle gizlenmiş bir ışıktır. İç dünyamızın karanlığındaki gerçek benliğimiz, ilahi kudretin şekilsizliğinin göz kamaştırıcı güzelliği tadında heybetli bir şekilde zaten bize bakmaktadır…
Bu can alıcı teferruatları iyi çözmek bu yolun sonuydu…
Her zaman yapacak bir şeyi vardı ve her zaman en iyisini ideali olarak belirlemişti. Bakışlarındaki derin anlamın bize anlattığı, her zaman her ne gelirse gelsin tüm bunlara göğüs germek ve bu yolda her ne olursa olsun aldırmadan yoluna devam etmekti…
Artık iyice zifiri karanlık olmuş gece kendini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Evin yolunu tutma zamanı gelmişti artık. Bir yandan hızlı adımlar atıyordu inziva çekilmeyi arzusuyla bir yandan da ayağı gitmiyordu içinde bulunduğu durum yüzünden. Her zaman ki gibi dürüst ve gerçekçi olacaktı yine ve yeniden…
Eve gelmişti artık... Ve ona baktı… Anlamsızlaşan bir kelimeyle hitap ettiği insana anlamlı bir bakışla…
Ve o soru gelmişti… “ BİZ NEYİZ , çok yakın iki yabancımı ??? “
Sana dürüst bir cevap vereceğim… “ zahmet edip benim için karakterini değiştirme “
Uzun bir gece onu bekliyordu her zaman ki gibi. Günün koşuşturmasının analizidir geceler, hiç sabah olmayacakmış gibi geceyi, göz açıp kapayana kadar gece bitecekmiş gibi sabahı düşünüyordu. Geceyi düşünerek yaptığı bir kötüyü veya iyiyi analiz ediyor sabahı düşünerek de kötüyü iyiye, iyiyi ise daha mükemmele nasıl çevirebileceğinin analizi kendisini hep daha olgun bir varlığa dönüştürmenin hesapları içerisinde onu bu rizikolu hayata dahil etmenin planlaması içinde yerini aldırıyordu. Sabah olduğunda neyin ne olacağını ilahi kudretten başka kim bilebilir ki..
Hayat bir go oyunu gibidir ve çok yönlü düşünmeyi gerektirir. Kısaca önce "fuseki" bir gözlemle her tür durumdan "sabaki" ile kurtulacaksın sonra "uttegae" bir hamleyle "shicho" yapacaksın…
…………………………….……… …THE END …………………………………………
Go oyunu, çin kökenli bir oyundur.ve santrancın üst düzey versiyonudur öğrenmek 7 yılı ustalaşmak bir insanın ömrünü alabilmektedir…oyunda şuana kadar varsayılan 150.000 hamle olasılığı vardır hala bilinmeyen hamleler baz alınmamıştır…Go'da hesaplı hareket etmek ,strateji önemli olsa da, oyunun tek önemli noktası değildir. Go, insanı düşündüren yönüyle meditasyona ilham verebilir, hatta insanın iç dünyasına bir ayna tutarcasına kendi kişiliğini ve dahası karşısındaki rakibin kişiliğini daha yakından tanımasına yol açar. Go birçok atasözünün çıkış noktası olmuştur, çünkü go hayatın gerçeklerini minyatür halde yansıtmaktadır…
Son bölümde yer alan…
Fuseki… tüm alanı göz önünde bulundurmaktır.
Sabaki… güçlü bir durumdan çabuk ve esnek bir manevrayla kurtulma çabasıdır.
Uttegae… bir riskli özveri hamlesidir.
Shicho… hızlı bir saldırıdır.
Melankolik Yağmurlar
Bu sabah erken uyandım yine … Yağmurun hoş sesi ve sıcaklığı karşıladı uykulu ve soğuk gözlerle bakan bedenimi … Dışarıda buz kesen ayazın keskin soğuğunu bedenimde hissetmemi önleyen bir barikattı sanki o sağanak ve insanın yüzüne sövercesine yağan yağmurun sıcaklığı…
Dost olmuştuk onunla dost kelimesinin anlamını yitirdiği bu çekilmez ahir zamanda … Kimi zaman üşütüyordu iliklerime kadar, kimi zaman da sırılsıklam ıslatıyordu tüm bedenimi fakat yalnız bırakmıyordu beni bir başıma hiç bir zaman. Tüm eylemlerini sinsi planlar içerisinde fiiliyata dönüştürmek yerine sertçe yüzüne vurma opsiyonunu seçiyordu. Bu durum ilk başta çok hoşuma gitmese de biliyordum hepsi benim iyiliğim için olduğunu … Sırılsıklam ıslanma hissini yaşamalıydım kuru kalmanın kıymetini ve hazzının değerini anlamam için …
Ben hüngür hüngür ağlıyordum o saklıyordu gözyaşlarımı damlalarıyla ,ben hıçkıra hıçkıra çemkiriyordum o betonla sevişirken gürleyerek çıkarttığı sedayla gizliyordu ağlamaklı haykırışlarımı, ben hem ağlamak hem de yalnız kalmak istiyordum o insanları tatlı bi telaşa sürükleyerek bir başıma kalmamı sağlıyordu.Tüm stabilize atıkların izini siliyordu kalbimden dolaylı olarak ve kibirli bir şekilde göz kırpıyordu iyi gidiyorsun evlat der gibi tüm gözle görülür karanlığı aydınlatarak … Yolda yürürken o yollarda oluşturduğu birikintilerden kaçmaya çalışmam bile onun eseriydi, gittiğim her yolun engebeli olacağının dipnotuydu ve ayakkabılarımın çoraplarımın hatta ayaklarımın bile ıslanmasını sağlaması, bu yollarda daha çok yeni olduğumu ve daha çok ayaklarımın aşınacağı, bin bir zorluklarla karşılacağımı hatırlatmak istemesindendi...
Fırtına öncesi sessizlik yerini fırtınaya bırakmıştı. Göz gözü görmüyordu.Her yer karanlıktı. Etrafta derin bir sessizliğin sesinin insanlarda oluşturduğu ıssızlık ve patlamaya hazır bombanın insanda yarattığı derin ve telaşlı bir sakinliğe benzeyen bir tavır takınıyordu. Risk teşkil eden bir eylemdi ve rizikolu hayatta yaşamın risklerini anımsatıyordu bu durum içten içe.
Artık yağmur yavaş yavaş dinmeye başlamışken son bir hışımla son kez yağarak son sözü söylemek istiyordu haykırırcasına ve bardaktan boşalırcasına... Şöyle bir durdum ve düşündüm. Belki saçmalıyordum belki de abartıyordum. Bilmem belki de yağmur hiçbir şeyi anlatmıyordu bana uyduruyordum tüm bu düşünceleri kendi hayalperest dünyamda..
Kendi kendime konuşuyorum, saçmalıyorum işte hissine kapılmıştım ki, derinlerden bir ses iliklerime kadar işledi o an...
Dost olmuştuk onunla dost kelimesinin anlamını yitirdiği bu çekilmez ahir zamanda … Kimi zaman üşütüyordu iliklerime kadar, kimi zaman da sırılsıklam ıslatıyordu tüm bedenimi fakat yalnız bırakmıyordu beni bir başıma hiç bir zaman. Tüm eylemlerini sinsi planlar içerisinde fiiliyata dönüştürmek yerine sertçe yüzüne vurma opsiyonunu seçiyordu. Bu durum ilk başta çok hoşuma gitmese de biliyordum hepsi benim iyiliğim için olduğunu … Sırılsıklam ıslanma hissini yaşamalıydım kuru kalmanın kıymetini ve hazzının değerini anlamam için …
Ben hüngür hüngür ağlıyordum o saklıyordu gözyaşlarımı damlalarıyla ,ben hıçkıra hıçkıra çemkiriyordum o betonla sevişirken gürleyerek çıkarttığı sedayla gizliyordu ağlamaklı haykırışlarımı, ben hem ağlamak hem de yalnız kalmak istiyordum o insanları tatlı bi telaşa sürükleyerek bir başıma kalmamı sağlıyordu.Tüm stabilize atıkların izini siliyordu kalbimden dolaylı olarak ve kibirli bir şekilde göz kırpıyordu iyi gidiyorsun evlat der gibi tüm gözle görülür karanlığı aydınlatarak … Yolda yürürken o yollarda oluşturduğu birikintilerden kaçmaya çalışmam bile onun eseriydi, gittiğim her yolun engebeli olacağının dipnotuydu ve ayakkabılarımın çoraplarımın hatta ayaklarımın bile ıslanmasını sağlaması, bu yollarda daha çok yeni olduğumu ve daha çok ayaklarımın aşınacağı, bin bir zorluklarla karşılacağımı hatırlatmak istemesindendi...
Fırtına öncesi sessizlik yerini fırtınaya bırakmıştı. Göz gözü görmüyordu.Her yer karanlıktı. Etrafta derin bir sessizliğin sesinin insanlarda oluşturduğu ıssızlık ve patlamaya hazır bombanın insanda yarattığı derin ve telaşlı bir sakinliğe benzeyen bir tavır takınıyordu. Risk teşkil eden bir eylemdi ve rizikolu hayatta yaşamın risklerini anımsatıyordu bu durum içten içe.
Artık yağmur yavaş yavaş dinmeye başlamışken son bir hışımla son kez yağarak son sözü söylemek istiyordu haykırırcasına ve bardaktan boşalırcasına... Şöyle bir durdum ve düşündüm. Belki saçmalıyordum belki de abartıyordum. Bilmem belki de yağmur hiçbir şeyi anlatmıyordu bana uyduruyordum tüm bu düşünceleri kendi hayalperest dünyamda..
Kendi kendime konuşuyorum, saçmalıyorum işte hissine kapılmıştım ki, derinlerden bir ses iliklerime kadar işledi o an...
Bana yağmuru anlatma ... Yağ !!!
Manevisel Sezgiler
Ölüm ve yaşam … Ölüm de yaşamın bir parçası … Ölümden neden korkayım ki ? Ruhum zaten ölümsüz … Beden mi ??? Tüm sıkıntıları ve kederleri, hayatın zorluklarının yarattığı o stabilize kargaşayı, aklın bağşettiği ödevleri ve görevleri ve yaşamak adına önüne çıkan her engeli aşma umuduyla taşıdığımız tonlarca yükü taşıyan şu nesnel şey mi ? İşte o korkuyor olabilir!!!
Dünyalık işlere koyulmuş ne yaptığını bilmiyor o da kimi zaman .Ya ruh bana küsüp giderse diye korkuları var ve tüm çabası barışık bir düzen. Ölüm ve yaşam, beden ikilileri arasında ikilemsiz. Beden ne yapar ne anlamsız bir enkaza dönüşür bu güzel ve can alıcı ruh olmasa, ruh anlamını yitirir bu dünyada bu bir deri bir kemik beden olmasa.
Manevisel sezgiler uyarı niteliğindedir. Ruh ve bedenimiz, yaratanın bize sunduğu acı tatlı ama herkesin bildiği üzere eninde sonunda bitecek olan bu hayata karşılık belli başlı görevlerimizi yerine getirmeye çalışır, emrolunduğu üzere iyisiyle kötüsüyle. Bu emirleri dosdoğru yapmaya çalışmalı ve savaşmalı ruhun bedeni bırakmaması için, bugünün işini yarına bırakmayarak. Yarın her şey çok geç olabilir.
Bu basit denklemi çözmenin yolu, Ruhun derinliklerinin düşlediği her şeyi bir direktifmişcesine bedene ileten kanalları doğru kullanmaktan geçiyor ve tabi ki bu yol zorluklarla dolu ama geçmesini bil ve gerekli tüm önlemleri, eylemleri yaptıktan sonra tevekkül etme erdeminin hazzını tat. Her şey istediğin gibi gelişmese de , ruh ve beden sentezinde önemli bir adımdır sen sen olma yolunda …
Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için tırnakları aşındırarak çalışmalı bedeni ferah tutmalı, yarın ölecekmiş gibi maneviyat en üst noktasına ulaştırmalı ve ruhu refaha erdirmeye çalışmalı insan … Budur hayat görüşünün kalanlarının dışa vurumu …
Bu kalanlardır insanın hayat görüşünü sağlam ve dimdik ayakta tutan …
Ben mi ? İmamın dediğini yap, yaptığını yapma !!!
Güç
Güç nedir sizce? Ruhen veya bedenen vücudun hayatın argümanlarını kaldırabilme kuvvetinin bilançosudur kimine göre … Kimi insan bedenen çok güçlü olmasına karşın ruhen zayıftır,kimisi de bedenen zayıf ruhen güçlüdür. Güçlü kas yapısı mıdır yoksa güçlü kişiliği midir bireyler asıl güçlü kılan…
Bana göre, bir insan öldürme yetkisine sahip olup da öldürüyorsa bunun adı takdiri adalettir. Eğer bu yetkiye sahip olup, kendi iradeni direktif vererek kordinal bi şekilde kendine engel olmayı başarırsan ve öldürmezsen, güçlüsündür.
Yaptırım ve otorite mi ? Kesinlikle hayır. Çünkü bu kalıcı bir güç olamaz. Spartacus’un sahibi Batiatus’un evinin bir anda yok ettiği gibi, aynı bu şekilde tuzla buz olur en ufak bir zaafınızda bu elinizdeki geçici güç. Bizim bahsettiğimiz Spartacus’un dirayetle, sabırla hem aklını hem de ruhunu sentezleyerek elde edilen sahipliklerin bütünüdür.
Güç bazen yenilmektir. Eğer ki Spartacus arenaya ikinci çıkışında merhamet istemeseydi, ölen bir ruh olup gidecekti sonsuza, sentezleyemeyecekti gücünü temsil eden tüm o sahiplikleri ve kölelik bitmeyecekti kısa bir süreliğine de olsa Capua da ve Roma’da…
Güç, düzenli beslenmesi gereken yeni doğmuş bir bebektir. Ağır ama sıvı, metal ama değişken olan civa gibidir. Hatalarınla yüzleşerek gittikçe yüzsüzleşmemektir. Evet bazen sinsi olmaktır. Akıllı davranışların bütünüdür. Sahip olunan değil ihtiyaç duyulandır.
Zor kullanmak değil ihtiyaç duyulmaktır. Atalarımızın üç kıtaya hakim olmadan önce gösterdiği erdemli davranışlardandır zor kullanmamak … İslam dininin ve Hazreti Muhammed’in her söylemde ve vazifede öncelik verdiği gibi … Zorlamayla ne güçlüsündür ne de güzelsindir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi güç ve kudret insanın kanında ve tabiatında vardır. Gücün tanımı ve anlamına ilişkin binlerce kelime, yüzlerce cümle onlarca makale ve deneme yazılabilir. Fakat benim tek bildiğim;
Güç , güzellik gibidir herkese göre değişir…
Tesadüfün Böylesi
Tesadüfler, bazen insanın hayatına yön verebilme kudretine sahip olabiliyor, önüne çıkan olaylar zincirinin dozajına göre…
Aşk tesadüfleri sever . Biz tesadüfleri seviyor muyuz ,peki ya aşkı ?
Evet derinden etkiledi bu film beni, bir çok nedeni var ama derinden etkileyen hangisi bilemedim.. Belki Ankara anıları; Tunalı’da o kuğulu park, İstanbul’a gitme sahnesindeki gar, Ankara’da yaşamış bir kızın bu filmde yer alması, belki İstanbul’a gitme arzum ve hayalim, ailemin ve akrabalarımın İstanbul'a gitme ne yapacaksın İstanbul'da serzenişleri Belki de derinden bir aşk isteme arzum. Belki de hepsi kimbilir..
Sanki her şey sentezlenip önüme koyulmuş bir film formatında .. Hüngür hüngür ağlamama sebep de tüm bu sentezlerin toplamıydı.
Tesadüflerin dozu biraz fazla olsa da, hiçbir zaman umudumuzu kaybetmememiz gerektiğini güzel bir dille anlatan bir yapıt. Doğuma sebebiyet veren araba kazası ki o kaza olmasa doğmayacaktı kız, sonrası aynı gün aynı hastanede doğan iki çocuk. Kızın sanat galerisinde kendi fotoğrafını sevgilisinden kavga edip arabadan inmesi sonucu görmesi, 15 yıl sonra karşılaşan çocukluk yıllarından kalma iki aşık ve onların unutulmaz birbirini kovalayan anıları ve ardından kızın yine bir kaza sonucu yaşamını yitirmesi ve kalbinin çocuğa hayat vermesi. Bu sahnelerde umudun gerçeğe dönüşmesinin rastlantılar bazında hayata senkronize edilmesi işlenmiş ve hayatta her şey rastlantılar ve tesadüflerden ibaret olmasa bile önemli bir yere sahip olduğunun belirtmek istemişler. Aslında tesadüf mü kader mi bilemedim..
Bu rastlantılar sayesinde kainatta bir çok insan tanışıp arkadaşlıklar ve dostluklar kuruyor , aşık olup evleniyorlar, iş sahibi oluyorlar, mutlu ya da hüzünlü şeyler yaşayabiliyor hatta ölümler ve kurtuluşlar yaşanabiliyor. Kısacası hayatın tuzu biberi oluyorlar.
Tevekkül de böyle bir şey değil mi ? Tüm önlemlerimizi alarak kaderimizi yaratanın çizdiği şekilde yaşamak.. Hayatı yaşamaya devam ederek umudumuzu kaybetmeden, bilgi birikim ve tecrübelerimiz ışığında olacakları beklemek, bana sorarsanız bu hayata dair duyduğum en güzel temennidir. Ben de böyle bir yaşam biçimini öngörürken aşk tesadüfleri sever filmini izlemeye gittim bugün. Sonu acıklı bitti fakat tüm insanlığın da sonu acıklı bitmeyecek mi zaten..
Tesadüfün de böylesi..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




